İstanbul Dereleri

Çok
10 yıl 2 ay önce - 5 yıl 4 ay önce #267 Yazan: GeZGiN
İstanbul Dereleri, GeZGiN tarafından oluşturuldu
Bir su şehriydi İstanbul... Sadece imparatorlukların değil, suyun da başkentiydi. Denizleri, Boğaz'ı, gölleri ve yüzlerce deresiyle bir su cennetiydi. Adına gelişme, ilerleme denen süreç, İstanbul'un suyunu kuruttu. Dereler ya binalarla doldu ya da 'ıslah' edilip yeraltına hapsedildi.

Bir zamanlar 'Asya'nın tatlı suları' diye nitelendirilen Göksu'nun suları artık eskisi kadar temiz değil. İçinden geçtiği çayırı İstanbul'un en ünlü mesire yeri haline getiren dere artık bulanık akıyor. Yapımına başlanan kanalizasyon çalışmaları bitmek üzere. Göksu, atıklardan kurtulduğu zaman, adını andırır bir renkle akacağı günleri bekliyor.

Istranca dereleri İstanbul'a akacak.' İstanbul'un gelecek yıllardaki su ihtiyacını karşılamak için yapılan bir projenin sloganını duymayan yoktur. İyi de neden Istranca derelerini İstanbul'a akıtıyoruz? İstanbul'da dere yok mu? Varsa neden ta Istranca Dağları'ndan su getirmeye çalışıyoruz? Yoksa...
Gerçekten İstanbul'da dere yok mu? Veya eskiden vardı da şimdi mi yok oldu? Nereye gitti bu dereler? İstanbul'un topografyasına baktığımızda büyük bir derenin (ya da nehrin mi demeli? ) İstanbul'u tam ortadan ikiye böldüğünü görürüz... Oluşumu tartışmalı olsa da İstanbul Boğazı büyük bir vadi ve bu vadinin içinden iki denizi birbirine bağlayan kocaman iki dere akıyor. Üstten akan sular Marmara'ya, alttan akan sular da Karadeniz'e gidiyor. Ortasından bu kadar büyük ve ilginç bir nehir akan bir kentte başka derelerin olması kaçınılmaz. İstanbul'un derelerini kabaca kentin içinden ve dışından akan dereler olarak ikiye ayırmak mümkün. Boğazın doğusundaki üç baraj derelerden gelen suların biriktirilmesi ile meydana gelmiş. Akarsular hapsedilerek durağan göllere dönüştürülmüş. Kentin içinden akan dereleri ise ne yazık ki ya kirletilerek birer pislik yuvasına dönüştürülmüş ya da ıslah çalışması adı altında yok edilmiş.


Boğulan Dere: Fabrikalar, sanayi siteleri ve yerleşim alanlarının ortasında kalan Ayamama Deresi, TEM Otoyolu'nu Atatürk Havalimanı'na bağlayan yol boyunca akarak Yeşilyurt'tan denize dökülüyor. Trilyonlarca liralık yatırımlarla kurulmuş tesisler, her an derenin tehdidi altında. Yoğun yağmurlarda dere taşıyor ve çevresindeki kuruluşları sular altında bırakıyor. TEM Otoyolu'nun ve bağlantı yollarının üzerine kurulduğu vadiden akan dere, yapılaşma nedeniyle hızla kirlendi. Ayamama Deresi, buraya dökülen atıklar arıtılmadığı için hastalık ve koku saçıyor.

Oysa İstanbul'un en önemli özelliği bir su şehri olmasıydı. Denizleri, gölleri ve yüzlerce deresiyle bir su cennetiydi ve binlerce yıl bu zenginliğin olanaklarından yararlanmış, bir dünya kenti haline bu sayede gelebilmişti. O sadece imparatorlukların değil, suyun da başkentiydi. Suyun yarattığı mucizeler, onun hareket alanını ve kapasitesini inanılmaz boyutlara ulaştırmıştı. Açıkçası su, İstanbul için bütün nimetlerin başında geliyordu. Her köşesinden neredeyse birkaç dere akan veya bunca nüfusa rağmen yeraltı su kaynaklarının hâlâ varlığını koruduğu başka bir şehir var mıdır acaba?

İstanbul, binlerce yıl su kaynaklarını, derelerini, denizlerini korumayı bildi. Yapılaşmanın büyümesine bağlı olarak kuşkusuz bazı olumsuzluklar eskiden de yaşandı ama son elli yılda yaşananların yanında lafı bile olmazdı. Sanayileşme ve modernleşme çabaları en büyük darbeyi, İstanbul'un su kaynaklarına vurdu. Adına gelişme, ilerleme denen süreç, İstanbul'un suyunu kuruttu. Denizlerini yaşanmaz hale getirdi. Denizlerini, derelerini koruyamayan şehir, şimdi içme suyu kaynaklarını, içme suyunun toplandığı barajlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Eskiden dereleri kurutup üzerine binalar inşa eden zihniyet, şimdi barajların su havzalarına dadandı. Elmalı ya da Ömerli Barajı'nın bir süre sonra Kurbağalıdere haline geldiğini düşünün... Abartı sanılmasın, aklı başında herkes tehlikeyi görüyor ve uyarıyor.


Ayamama Deresi kısa zaman önce, üzerindeki Osmanlı devri köprüden atlayıp yüzen çocukların neşesine tanık oluyordu. Derenin içinden aktığı vadi, imar planlarında 'ağaçlandırılacak alan' olarak belirlenmesine karşın, plan değişikliğiyle yapılaşmaya açıldı. Dereyle birlikte vadinin bitki ve hayvan varlığı kayboldu. Vadi, Bakırköy'ün tek bakir bölgesi ve birinci derece tarım toprağıydı.
İstanbul'un dereleri denince akla Kağıthane, Kurbağalıdere, Göksu, Çırpıcı, Ayamama ve Sazlıdere gelir hemen. Oysa kentte adını ve de varlığını bilmediğimiz o kadar çok dere vardır ki. Örneğin Beşiktaş Deresi diye bir derenin varlığından kaç kişinin haberi var? Bu derenin bazen taşarak büyük seller yarattığı için ıslah edilerek beton yığınları arasında hapsedildiğini ve artık Beşiktaş'ın kanalizasyon sularını denize taşıyan doğal bir gider olduğunu kaç kişi biliyor acaba?

Dereboyu Caddesi'nde dolaşanlar, 40 yıl öncesini hatırlayabiliyorlarsa, buradan bir zamanlar Ortaköy Deresi diye bir derenin aktığına, 1970'li yıllarda insanların derenin iki yanındaki apartmanlara ahşap köprüleri aşarak gidip geldiğine tanıklık edeceklerdir. Bugün asfalt bir caddeye dönüşmüş dere 'ıslah edildi' ve kanalizasyon hattına dönüştürüldü. Aynı şekilde Mecidiyeköy'deki Büyükdere Caddesi de yakın zamanlara kadar çağıl çağıl akan bir dereyi barındırıyordu. Cadde adını da işte o dereden alıyor zaten. Ya da Sarıyer Deresi… Sarıyer'in tepelerinden topladığı suları Boğaz'a ulaştıran dere, aynen diğerleri gibi yeraltına hapsedildi. Dereden geriye hiçbir iz kalmadı. Baltalimanı Deresi, şairlerin 'menekşe vadisi' dediği bir vadi boyunca çevreye hayat vererek akıyordu. Ondan geriye kalan görüntü, Boğaz'a pislik taşıyan beton bir kanaldan ibaret. .

Küçükçekmece Gölü'nden başlayıp iki kol halinde denize dökülen Menekşe Deresi doğal bir balıkçı barınağı. Dere, son yıllarda yapılan çalışmalarla temizlendi.

Biraz daha batıya gidelim. Ayamama Deresi'nin temiz ve berrak sularında insanlar 1963 yılında keyifle yüzebiliyordu. Havaalanı kavşağı üzerindeki eski köprüden suya balıklama atlayan çocukları hayal edebiliyor musunuz?
Yeni kuşaklar İstanbul'u bu yönüyle tanımıyorlar. Volta attıkları ya da araçlarıyla gezindikleri sokakların, caddelerin, eğer yaşatılsaydı şehre büyük güzellikler katacak dereler yok edilerek yapıldığını bilseler durum değişir mi? En azından, su kaynaklarını, barajlarını korumaya yönelik bir duyarlılık oluşabilir mi?

Çok değil bundan 40-50 yıl önce İstanbul'un dereleri berrak akıyordu. Bu yıllarda Marmara'ya akan birçok dere şimdilerde ya üstü kapatılarak ıslah edilmiş ya da kuru dere statüsüne sokularak yerleşime açılmış. Şimdi yerleşime açılan bu dereler her yağmur yağdığında kendini hatırlatıyor. Çünkü kuru dere diye bir kavram yoktur. Bir derenin yatağının kuru olması oradan artık su akmayacağı anlamına gelmez. Doğa günün birinde kendini hatırlatınca da ciddi zararlar söz konusu olabiliyor.

Şehir dışındaki dereler de yıkımdan nasibini aldı. Riva Deresi, yıllarca İstanbul'daki inşaatların kum ihtiyacını karşılamak için kullanıldı. Derenin yatağı bozuldu ve Karadeniz'le bağlantısı kesildi. Geçen yıl yapılan çalışmalar sonucunda, biriken kum yığınları temizlendi ve dere yeniden Karadeniz'e kavuştu.

İstanbul'un derelerinin büyük çoğunluğu yok edildi. Kalanlar ise ya çok kirli ya da ıslah edilerek beton altına gömülmüş durumda. Eskiden içinde kayıkların dolaştığı, kıyılarında hafta sonları eğlencelerin düzenlendiği, geniş düzlüklerinde bostanların yer aldığı Kağıthane, Kurbağalıdere ve Göksu'nun hüzünlü ve ibret verici öykülerine kısaca göz atalım.

Kağıthane Deresi
Terkos Gölü'nün doğusundan doğan dere Haliç'e dökülür. Dereye Bizanslılar Barbisos adını vermişlerdi. Kağıthane adını ise dere kenarında bulunan bir kağıt fabrikasından aldığı söylenir. Evliya Çelebi de seyahatnamesinde böyle bir derenin varlığından söz eder. Günümüzdeki halini almadan önce iki yanı geniş çayırlık alanlarla kaplı olan Kağıthane Deresi, İstanbul halkının rağbet ettiği önemli bir mesire yeriydi. Çayırlık alanlar o kadar geniş ve verimliydi ki sarayın kıymetli atları buralarda otlatılıyordu. On sekizinci yüzyılın başlarına kadar içinde sandalların dolaştığı, kıyılarında insanların eğlenceler düzenlediği dere bu tarihlerde yapılaşmaya açıldı.

İstanbul'u Edirne'ye bağlayan E-5 Karayolu'nun altından, Sirkeci-Halkalı trenyolunun yanından akan Menekşe Deresi, konut alanının tam ortasında, binalarla kuşatılmış durumda.

Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, bir Paris seyahatinde gördüğü bazı saraylara hayran kalıyor ve projelerini elde ediyor. İstanbul'a döner dönmez çalışmalara başlıyor ve bu saraylar 1721- 1722 yılları arasında, kısa bir süre içinde Kağıthane Deresi'nin çayırlıkları üzerine yapılıyor. Bu yıllardan sonra bölge saray mensuplarının eğlence merkezi haline gelmiş. Bu şaşaalı dönem 1730 yılında Patrona Halil ayaklanmasıyla birlikte sona erdi. Sarayları basan halk birçok binayı yerle bir etti. Daha sonraki yıllarda bu sarayların bazıları yeniden yapıldıysa da Kağıthane Deresi eski görkemli günlerine bir daha dönemedi.

Bu dönemlerde tertemiz akan dere İstanbul'un nüfusunun artmaya başlamasıyla birlikte yavaş yavaş kirlendi. Dere'ye asıl darbe ise 1950'li yılların başından itibaren vuruldu. Plansız programsız kentleşme yüzünden derenin etrafındaki çayırlıklar kısa sürede eğreti apartmanlarla dolmaya başladı. Dere kenarına yapılan fabrikaların atıklarına evsel atıklar ve lağım suları da katılınca bir zamanların vazgeçilmez mesire yeri olan Kağıthane Deresi, pis kokan bir yer haline gelmiş.

Kurbağalıdere
Kasımpaşa'dan Haliç'e dökülen Baruthane Deresi, 1970'li yıllarda gecekondularla doldu. Her yağmurda büyük felaket yaşandı. 1979 yılındaki sel baskını evleri tavanına kadar istila etti. Gecekondu sakinleri bir ay boyunca bir okulda ikamet ettiler.

Bu dere Kayışdağı'ndan doğar, küçük derelerin de katılımıyla güçlenir, Hasanpaşa'dan geçerek Kalamış Koyu'nda denizle birleşir. Bir zamanlar güzelliği, şimdi ise kokusu yüzünden İstanbul'un en bilinen derelerinden biridir. Dereye üç ad birden yakıştırılmış. Dere Kuşdili çayırına gelince alüvyonları kolay şekillendirdiği için genişleyerek akarmış. Kuşdili çayırı bugünkü Salı ve Cuma pazarlarının kurulduğu geniş düzlük. Derenin bu düzlükte genişleyerek ortaya çıkardığı gölcüklerde üreyen kurbağaların vıraklamaları nedeniyle bu adı almış. Kuşdili derenin diğer ismi. Derenin denize döküldüğü yerde bulunan ve 1930'lu yılların başında Süreyya Paşa tarafından yaptırılan Yoğurtçu Parkı'ndan dolayı Yoğurtçu Dere de deniliyor. Kurbağalıdere 18 ve 19. yüzyıllarda diğer büyük derelerde olduğu gibi sandal sefaları yapılan kıyıları, yemyeşil çayır ve bostanlarla kaplı bir mesire yeriydi. Bugün ise alüvyonları üzerinde Kızıltoprak, Kalamış, Yoğurtçu Parkı, Salı ve Cuma pazarları ile Şükrü Saraçoğlu Stadı'nı barındıran kirli bir su birikintisi durumunda.

Oysa 1920'lerde Kurbağalıdere'nin her iki kıyısına sıralanmış çay bahçeleri, gazinolar, konaklar ve yalılarda en görkemli eğlenceler düzenlenir, derenin kenarındaki ağaçlar genç aşıkları saklardı.

Ne oldu da İstanbul'un en nezih bölgelerinden biri bu hale geldi? Derenin kirlenmesi ve 1950'li yıllarda başladı. Çarpık kentleşme burada da kendini gösterdi ve Önce Kadıköy Gazhanesi sonra da evlerin lağım suları nedeniyle Dereağzı kısa sürede doldu. Hızlı bir kirlenme sonucunda dereden yayılan kokular tüm bölgeyi sardı. Bu yüzden 1970'lerin başında kıyılarındaki çay bahçeleri kaldırıldı ve dere yalnızlığa terk edildi. 'Kurbağalar nerede?' sorusunun yanıtı ise çok basit; diğer tüm canlılar gibi onlar da yok oldular.

Göksu Çayı
Alemdağ'dan çıkarak Boğaz'a dökülen birbirine paralel akan iki dere, Büyük ve Küçük Göksu olarak bilinir. Bu iki derenin alüvyonları Göksu'da oldukça geniş düzlükler oluşturmuşlardır. Bu düzlükler 18. ve 19. yüzyılın en önemli mesire yerlerinin başında gelirdi. Hafta sonları ve yaz akşamları sandallardan ve bu düzlüklerden ve dere kenarındaki yalılardan gelen şarkı sesleri kesilmezdi. Derenin iç kesimlerinde bulunan Dörtkardeşler adındaki düzlük alan geniş bir mesire yerine sahipti. Günümüzde hâlâ kayıkla gidilebilen bu bölgede bir zamanlar orta oyunları oynanırdı.

İstanbul'da sel baskınlarının en çok yaşandığı yer Alibeyköy. Son olarak geçtiğimiz yıl Alibeyköy Deresi'ne yapılan binalar tamamen sular altında kaldı. Semt sakinleri, eşyalarını şişme botlarla kurtarmaya çalıştı.

Dereleri yok edilen İstanbul, sağlıklı bir altyapı sistemine de sahip olmadığı için, her yağmurda su baskınlarına sahne oluyor. Aniden bastıran bir yağmur sonrasında Eminönü Meydanı gibi şehrin en işlek noktalarından biri bile sular altında kalabiliyor.

Göksu'daki en büyük keyif kayık sefalarıydı. Özellikle 18 ve 19. yüzyıllarda derede Piyade denen kayıklar dolaşır, dere boyunca da atlılar ve yayalar gezinirdi. Özellikle Küçüksu'da 8 Eylül'de başlayan Ayazma şenlikleri günlerce sürerdi. Bu şenliklere olan ilginin büyüklüğü nedeniyle Şirketi Hayriye ek vapur seferleri koymak zorunda kalırdı.

İstanbul'da plansız programsız yapılaşmanın başladığı 1950'li yıllar Göksu'yu da etkiledi. Bu yıllardan sonra Göksu kıyısındaki yalılar ve köşkler hızla tahrip olmaya başladı. Derenin üstündeki tahta köprülerin yerini beton köprüler aldı. Gezinti kayıkları ortadan kalktı ve Göksu da çarpık gelişmenin kurbanları arasına girdi. Göksu 1960'ların sonuna kadar mesire yeri olarak direnmeye devam ettiyse de zamanla bu işlevi de sona erdi. Günümüzde derenin alüvyonları üzerindeki bostanlar eğreti yapılar tarafından işgal edilmiş durumda.

Yazı: Yıldırım Güngör
Kaynak : old.kesfetmekicinbak.com/doga/08931/
Son düzenleme: 5 yıl 4 ay önce Düzenleyen:GeZGiN

Lütfen sohbete katılmak için Giriş ya da Hesap açın.

Sayfa oluşturma süresi: 0.167 saniye